ÖYLE BİR GEÇMEZ 12 EYLÜL ki!

“Öyle Bir Geçer Zaman ki” dizisini izlemeyen var mı bilmiyorum; fakat hala izlemeye başlamadıysanız “filmccill” olarak biz izlemenizi tavsiye ediyoruz. Sadece izlemekle de yetinmeyin, izlettirin. İzlerken sinirlenmediğimiz, tırnaklarımızı kemirmediğimiz, “bu ne ya”  demediğimiz ender dizi filmlerden biri. Bunu belkemiğine, yani senaryosuna borçlu. Toplumsal arka planı ötelemeden, aslında insan hayatının en belirgin çizgisi olan politik dinamikleri “dizi karakterlerinin” hayatından söküp almadan, onları harekete geçiriyor. Bu da “Öyle Bir Geçer Zaman ki “ dizisini bilindik anlamıyla bir “dizi film” olmaktan çok; insanların akıllarında uzun zaman hatırlayacakları bir hikâyeye dönüştürüyor.
Filmin en belirgin özelliklerinden biri de kadın karakterleri. Başka hiçbir dizide rastlanılmamış ve şu anda da hiçbir dizi filmde rastlayamayacağınız güçlü kadın karakterleri… Cemile, Hasefe, Berrin, İnci, Aylin, Caroline, Ayça, Betül, Bahar… Kadınların öykülerine de -diğer dizi filmlerde asla rastlamayacağınız bir şekilde- erkeklerin öykülerine verilen değer kadar, değer veriliyor ve tabi en önemlisi zaman zaman kadın ve erkeğin dayanışmasıyla izleyicilerin yaşam dünyasında da ılık bir sevinç yaratıyor. Birçok dizi ve sinema filmi; korunmasız, zavallı, çaresiz, bedbaht kadın karakterlerle dolup taşarken “Öyle Bir Geçer Zaman ki” dizisinde kişilik özellikleri farklı da olsa tüm kadınlar başları dik yürüyor. Bu dizide, ilk kez, kadınlar tuzaklara düşürülmüyor. Sanırım Türkiye televizyon tarihinde hele dizi film tarihinde bir ilk. Kadın öykülerini hiçleştiren, silikleştiren birçok televizyon anlatısının tersine, bu dizi film, kadınların gerçek öykülerini ve dirençlerini filizlendiriyor ve bu bir umut. Biz “filmccill senaristleri” için bir umut… Haftalık dizilerin birçoğunu izliyoruz ve izlerken kadınların düşürüldüğü tuzaklara takılı kalıyoruz. Ağlayan, gizli kapaklı işler yapan, haykıran, alınıp satılan, el değiştiren, bedenleri tartışılıp konuşulan,  erkek aşkı karşısında zavallılaştırılan, dünyadan bihaber kadınları izledikçe hayretler içerisinde kalıyoruz. Birkaç dizi filmde rastladığımız güçlü kadınlar ise, âşık olup aptallaştırılarak vahşi kaplanlardan süt dökmüş kedilere dönüştürülüyor. Diş biledikleri tek şey “erkek aşkı” oluyor.
Her şeyi sindirmek istiyorlar. Hikâyeler bile sinik ve zavallı hale getiriliyor! Kimler mi? Kimler acaba?
  “Hanımım” diyen hizmetçiler, “Efendim” diyen şoförler, “Küçük hanım” diyen bakıcılar ne çok öyle değil mi? Oysa bizler şaşırmıyoruz artık, çünkü gerçek yaşamın vitrini değil mi televizyon? Vitrin böyleyse, mağaza nasıldır kim bilir. Hemen bakalım mağazaya:   “Başkanım” “ Şefim” “Bakanım” “Müdürüm” “Sayın Vekilim” vs. vs. vs. İnsanların kimliksizleştirildikleri hikâyelerin, kimlerin hikâyesi olduğunu düşünmemize gerek yok.
“Öyle bir Geçer Zaman ki” dizi filminin kadın karakterleriyle, diğer dizilerdeki kadın karakterleri karşılaştırmalı olarak uzun uzun yazmak isterdik ama bugün anlatmak istediğimiz başka bir şey. 12 Eylül faşizminin dizideki adı: Tuğrul.
Tuğrul kim? Tuğrul’un kim olduğunu anlamak güç değil. Tuğrul, 12 Eylül faşizminin dizideki adı sadece. Kapkaranlık, sadist, kini zift gibi… Her yere uzanıyor eli, her taşın altından o çıkıyor, gecenin içinden geçiyor, günü bölüyor, korkutuyor, sindiriyor… Tuğrul bize “efendilik” etmek istiyor. Onun efendiliğini kabul etmeyenlerin ise hayatlarına kastediyor.
12 Eylül faşist darbesinin ardından bunca yıl geçmesine rağmen, yaşanan o korkunç vahşeti kimsenin unuttuğunu sanmıyoruz. Toplumsal bellek aşınıyor biliyoruz ama unutulması mümkün değil. Nasıl unutulabilir. Kişi başına bir işkenceci, bir katil, bir tecavüzcünün düştüğü 12 Eylül’ün unutulması mümkün olmuyor. Karınları yarılan, dilleri kesilen, binalardan aşağı atılan, tecavüze uğrayan, en karanlık hücrelerde tükenen insanları unutmak nasıl mümkün olabilir?
12 Eylül’ü, kanı kaynayan gençlik hikâyelerine indirgeyip onları arabeskleştirenler, “dışarda oynanan oyunlar yüzünden çıktı bu kavga” diye politik söylemsizliğin yüzeyselliğinde boğulanlar, “12 Eylül günü, direnişler bıçak gibi kesildi, demek ki neymiş, aslında her şey yalanmış” diye faşizmi bir de sözlerle yoğurup böbürlenenler, “bize oyun oynadılar” diye cezaevi anıları anlatan beyaz saçlılar, “bütün solcular reklam şirketleri açtı” diyerek kendini temize çekenler de giderek çoğaldı ister istemez. Öncelikle anlaşılması gereken bir şey yok mu: 12 Eylül faşizmi kimin hikâyesidir? En önemlisi kim yazmıştır 12 Eylül faşist darbesini? Hikâyeler yazarlarına aitse 12 Eylül faşizmini karınları yarılan insanların yazmadığı kesin.
İşte tam da bu noktada “Öyle bir geçer zaman ki” dizisinin hikâyesine dikkat etmek gerekir. Çünkü bize işaret ettiği yer elzemdir. Tuğrul’un kişisel intikamının gerçek yüzü ortaya çıkmaya başlar. 12 Eylül’le birlikte artık kamufle edemez kendini. 12 Eylül, Tuğrul’un derinlerinde yatan faşizmi şaha kaldırır.
12 Eylül faşizmini anlatma çabasına giren birkaç tane dizi film oldu. Ne anlattılar, nasıl anlattılar bu önemli değil. O dizi filmler yayındayken insanlara sorardık, nasıl buldunuz diye. “Yeterince iyi anlatamamışlar” demişti biri. Niye diye sorunca, “ işkenceleri göstermiyorlar, gerçekçi değil” demişti. 12 Eylül’ün işkencelerini göstermeye binlerce film yetmez ki… Kimin kalbi dayanır ki bu işkenceleri bir filmde bile olsa görmeye. Aklını kaçırmadan kim izleyebilir bu “gerçekçiliği”?
12 Eylül faşizmini bize anlatacak şeyler, daha fazla işkence çığlıkları değil o işkence çığlıklarına neden olan Tuğrul ve Tuğrul gibiler. İşkence 12 Eylül faşizminin sonucudur, bu sonucun teşhiridir. 12 Eylül faşizminin teşhirini olanaklı kılan tek şey ise yine 12 Eylül Faşizminin kendisi olacaktır.
109. Bölüm’ de, Arif ve Cemile arasında geçen konuşmaya göz atalım. Bu konuşmayı birkaç farklı gözle okumak mümkün. 12 Eylül faşizminin simgesine Tuğrul diyecek olursak, bu denklemi çözmek daha kolaylaşacak. 
Arif politik bir adam. Şair. 12 Eylül faşizmine rağmen kırtasiyesinde gizlice dergi basıyor. Hemen teslim olmuyor. Arif’in tek başına direnmesi de mümkün değil, çünkü örgütlü değil. Cemile ise zaman zaman işçi zaman zaman işveren olarak çıksa da karşımıza, politik bir hikâyenin öznesi değil. Dolayısıyla, Cemile “sınıf bilinci olmayan halkı” temsil ederken, Arif “sınıf bilinci olan aydını” temsil ediyor. Arif, Tuğrul’un onu rahat bırakmayacağından, eninde sonunda cezaevine gireceğinden emin, Cemile’den bir söz istiyor. Arif’in altına basa basa Cemile’den aldığı söze bakalım: “Tuğrul ne yaparsa yapsın ona evet demeyeceksin. İstediğini yapmayacaksın. Tuğrul bana ne yaparsa yapsın ben direnirim. Ama sen ona boyun eğersen beni öldürmüş olursun.” Cemile de şöyle cevap veriyor: ”Sana söz veriyorum, Tuğrul’un seni öldürmesine izin vermeyeceğim”
Aslında bu denklemi sadeleştirecek olursak, Arif Cemile’ye diyor ki; “faşizmin yapmaya çalıştığı şey, korkutarak, tehdit ederek, sindirerek insanlara boyun eğdirmek, onlara istediği her şeyi yaptırmak. Sakın boyun eğme. “Sınıf bilinci olan aydın”ın ölmesine neden olacak tek şey  “sınıf bilinci olmayan halk”ın boyun eğmesi olacaktır.”  Ve Cemile de boyun eğmeyeceğine söz veriyor.
Film bu ya, Cemile sözünü tutsa, Arif kurtulsa, Tuğrul kendi cehenneminde yansa, Mete travmasını atlatsa… Bizler de hiç değilse düş dünyamızda olsa bile gecikmiş bir adaleti tesis edebilsek. Film bu ya… Belki yaşanmış onca acının üstesinden gelir… Belki yakınlarını 12 Eylül döneminde kaybetmiş insanlar bir film aracılığıyla bile olsa biraz gülümseyebilirler. Belki bir an. Yalnızca bir an bile olsa, o anı 12 Eylül faşizmine boyun eğmediğimizi sanarak geçiririz…